|  METE KIZIK Açlığa kimler yol açıyor? Geçen hafta, “16 Ekim Dünya Gıda Günü” birçok ülkede yığınsal gösterilere sahne oldu. Bu tarih, açlıkla mücadele amacıyla 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) kuruluş yıldönümüyle aynı. 1981 yılından bu yana da her yıl “kutlanmakta”. Bir milyara yakın insan, açlık içinde. Küresel kriz nedeniyle bunun daha da artacağı kesin. FAO’nun açıklamasına göre her altı dünya vatandaşından biri günlük kalori gereksinimini karşılayacak kadar beslenemiyor. Özellikle kadınlar ve çoçuklar bu durumdan en çok etkilenen kesimler. Açlar ordusunun yüzde 70’ini kadınlar ve çoçuklar oluşturuyor. Raporda 2015’e kadar dünyada açlık çeken kişi sayısını yarıya indirmek için 24 milyar dolara ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Ancak ABD’nin 2001’den beri Irak ve Afganistan işgalinde harcadığı para, 685.7 milyar dolar! Sanayi ülkelerinin son krizde bankalar için yaptıkları yardım ise 3.5 trilyon dolar! Açlığın iki türü 1990 yılından beri dördüncü kez hazırlanan Dünya Açlık İstatistiği üç kıstas alınarak düzenlendi. Bunlar nüfusun içindeki yetersiz beslenenler, normal kilolarının altındaki beş yaşına kadar çoçuklar ve beş yaşına varmadan yaşamlarını yitirenler... Geçen hafta Washington ve Kenya’da aynı anda Dünya Açlık Kurumu ve International Food Policy Research Institute (IFPRI) ortak raporu açıklandı. Buna göre 84 ülke arasında 29 ülkede durum “alarm” düzeyinde. Listenin en sonlarında Kongo, Burundi, Eritre, Sierra Leone ve Çad bulunuyor. Açlar ordusunun içinde 230 milyon kişiyle Hindistan başta geliyor. Günlük, bir dolardan az paraları var. Kongo nüfusunun yüzde 76’sı açlık içinde. 1990’dan beri sürdürülen açlıkla mücadelede bazı gelişmeler de yok değil. Ancak bu salt Güney Afrika’da gerçekleşti ve sadece “en az başarı” sayıldı... Dünya Açlık Yardım Örgütü Başkanı Bärbel Diekmann, hafta nedeniyle Berlin’de yaptığı basın açıklamasında “21. yüzyıl açlığın yüzyılı olacak” vurgusuyla durumun vahimliğine dikkat çekiyor. Yakın zamanda açların isyanlarına sahne olması beklenen Meksika’da, Devlet Başkanı Felipe Calderon, “20 milyon Meksikalı açlık sınırında yaşıyor” diyor. Bizde ise Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre 16 milyon yeşil kartlı var. Yeşil kartlılar asgari ücretin üçte biri kadar kazananlar. Uzmanlar “Besin maddeleri arzının miktarına ve niteliğine göre iki tür açlık” olduğunu belirtiyorlar. Bunun da “aç kalma” ve “yetersiz beslenme”yi kapsadığını belirtiyorlar. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2008 istihdam raporunda, “dünyada yoksul işçi sayısı son yıllarda azalmakla birlikte, bugün 1,4 milyar işçi günde iki dolardan daha az kazanmaktadır” deniliyor. Kaba bir hesapla çalışanlarda durum böyleyken, dünya nüfusunun yaklaşık yarısından fazlasının dengesiz ve yetersiz beslendiği ortaya çıkıyor. 6-7 Ekim’de İstanbul’da, AKP iktidarının yasa tasarısıyla bütçeden ayrılan parayla IMF ve Dünya Bankası toplantısı düzenlenmişti. Ne demişti bankanın başı Zoellick: “Mali krize karşı acilen önlem alınmaması halinde insani bir felaketle karşı karşıya kalırız....” Bereket Ergenokon davası kapsamına alınmadı bu sözler, aydınlarımız bu duruma yol açmış olabilirlerdi... Zehirli atıklar yoksullara Açlık sorununu birçok devlet yönetici ve uluslararası kurum yetkilileri, “iklim değişiklikleri, kuraklık ve yetersiz üretim”le açıklamaya çalışıyor. Çare olarak Genetiği Değiştirilmiş Organizma tohumları önerenler de var. Ne dersiniz? Oysa Dünya Bankası’nın baş danışmanı olmuş, Clinton ve Obama’nın ekonomik danışmanı, Harward Üniversitesi Başkanı Lawrence Summers’in 12 Aralık 1991’de Dünya Bankası’na gönderdiği üç maddelik yazıyı hatırlatmamak mümkün mü? Neler döktürmüştü bu Zihni Sihir? “Şimdiye kadar hep az nüfuslu Afrika ülkelerinin kirlilik açısından bakir olduğunu düşündüm. Aramızda kalsın, ama artık Dünya Bankası’nın kirli sanayilerin az gelişmiş ülkelere kurulmasını teşvik etmesi gerekmiyor mu? Zehirli atıkların, çalışanlara az ücret ödenen ülkelere gönderilmesinin günahı yoktur. Kirli sanayiler insanların prostat kanserine yakalanıncaya kadar yaşadıkları bir ülke için tehlike arz eder. Ancak, bu beş yaş altındaki ölüm oranlarının binde iki yüze ulaştığı bir ülkede fazla bir değişiklik yaratmaz.” Özellikle Afrika ülkelerinin geri bıraktırılmasındaki politikaları açıklamıyor mu olup bitenler... |