Overblog Alle Blogs
Edit post Folge diesem Blog Administration + Create my blog
MENU

MATİAS EMİLİO DELGADO

Veröffentlicht am von mete kizik-mete kızık

halkin-takimi.JPG
link


HALKIN TAKIMI BEŞİKTAŞ
Terketmedi Sevdan Beni
12.Sayı Mart 2010
Sayfa: 14-15

Endüstriyel futbolun özelliklerinden biri de; kitleleri uyutma, onları yaşam sorunlarından uzaklaştırma olduğu yazılır ve söylenir. Bu haftamızdaki sayımızda, bu olgunun somut yansımasını ele alıyoruz. Yıllarca faşist diktatörlük içinde yaşamış Arjantinde iki insan, bizleri endüstriyel futbolun sahne arkamıza bakmamızı sağlıyor. Üstelik bunlardan birini bizim çok yakından tanıyoruz...

 

 

 

DELGADO VE MAXİMA ZORREGUİETA

 

 DELGADO VE MAXİMA ZORREGUİETA

 

Avrupada iki başbakan özellikleri hayli birbirine benziyor. İkiside çok yakın arkadaş. İkiside basına öfke saçıyor, gerilim yaratıyor, kendileri aleyhine yazan yazarların işine son verilmesini istiyor, yandaş medya oluşturuyor, hukuktan sıkça yakınıyor, skandallarıyla, aile efratlarınından ekonomik yönden palazlandırmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Bunlardan biri, İtalyan Başbakanı Berlusconi. Başbakanlığının yanında P2 locası üyesi, vergi kaçakçısı, AC Milan kulübünün gizli başkanı ve gladyoyla yakın ilişkilerinden söz edilen İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi’nin Arjantin’de faşist cunta dönemiyle ilgili bir sözü dünya çapında etki yaptı. Geçen hafta tuttu bir demeç verdi. Arjantin’de faşist cunta döneminde siyasi tutukluların uçaktan denize atılmalarıyla ilgili olarak:

Güzel günlerdi. Yere böyle indiriliyorlardı.” dedi. Bu açıklaması dünya çapında eleştirildi. İşte Berlusconi’nin o "güzel günlerdi" dediği dönemin Arjantinin'den iki insan kesiti. Günümüzde biri sarayda, diğeri yeşil sahalarda yer alıyor. Biri babasını hâlâ ısrarla savunurken, diğeri annesinin yoksulluk siteminden hâlâ korkuyor.

Arjantin denince akla, tango, bira bardağı, İsebal Peron, kayıplar, faşist cunta, Plaza De Mayo, beyaz tülbentliler, Maradona, Beşiktaşlılar için de; kayıplar, yüksek enflasyon, Maradona, kutsal el, ve Matias Delgado geliyor çoğunlukla...

 

Şampiyonlar Liginde Rapid Wien' le maçında canlı olarak seyretmiştim onu ilk kez. Bir maestronun futboldaki yansımasıydı adeta. FC Basel'in Rapid Wien'i Şampiyonlar Ligi maçında Viyana'da sürklase ederken yıldızlaşıyordu sahada. Ancak dizkapağındaki ciddi bir sakatlanmadan sonra eski formunu bir türlü yakalıyamıyordu. 2006'da rekor bir fiyata Beşiktaşa transfer olacaktı. Ancak sakatlığı gizlenen Delgado, daha ilk günden sempatik tavırları, samimiyetiyle bizden beri oluvermişti adeta... Birkaç maçta gösterdiği eski günlerini andıran futbolu , sempati ve içtenliğiyle kısa sürede taraftarın sevgilileri arasında yer alacaktı. Ancak amansız sakatlıkları, form tutamayışı, kadrosunun dondurulması, Dubai takımı Al- Wasl takımına transfer hikayesi, ve yeniden dönüşü...

 

Aynı döneme ilişkin Che Guevera’nın hemşerisi Delgado’nun, 2008 Ocak ayında Beşiktaş resmi dergisinde yayımlanan röportajını anımsadım bir anda. Diyordu ki:

Matias Delgado

 

İnsanlar evden çıkıyormuş ve bir daha geri gelmeyebiliyormuş. Nerede olduğundan, başına ne geldiğinden de kimsenin haberi olmuyormuş. Evet, ben küçükmüşüm, ama annemin babamın anlattıklarını dinleyince bile tüylerim diken diken oluyor. Gerçi diktatörlük sona ermişti, ama benim yaşadığım bölgede de toplumsal sorunlardan ötürü sokağa çıkıp bir daha geri dönmeme ihtimali çok büyüktü. Çok tehlikeli bir dönemdi.

Berlusconi’nin “güzel günlerdi” dediği dönemi anlatmaya devam ediyor Delgado:

Öyle dönemler yaşadık ki, bir devlet başkanımız vardı (adını söylemeyeceğim, çünkü uğursuzluk getiriyor!), onun döneminde özellikle zenginler çok zengin, yoksullar ise daha çok yoksul oldular. Orta sınıf diye bir sınıf kalmadı. Evet ben de çok kötü bir mahallede yaşadım, ama annem böyle kötü konuştuğumu duysa çok kızar. Sonuçta bizim evimizde her zaman sıcak yemek vardı, kalorifer vardı...”

Halkın İçinden Delgado

Oysa o döneme ilişkin yaşananlar, İtalya Başbakanı’nın sözlerini yalanlıyor:

Neler olmuştu, anımsayalım.

Berkeley’den başlayan kıvılcım, okyanus sınırlarını aşarak 1968 küresel isyanıyla dünyayı sarar. Bu durum Batı ülkelerinde demokrasinin sınırlarının genişletilmesine ve yöneticilere karşı isyan bayrağı açılmasına neden olur. Toplumun ve yasaların demokratikleştirilmesi, bununla beraber kadın haklarıyla özgürlük kavramlarının irdelenmesinde büyük adımlar atılır. Dönemin kadınları, kendilerini seks unsuru olarak gören yerleşik anlayışa karşı çıkarak “vermeyeceğiz” bayrağını yükselttiler.

68 isyanı özellikle Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde ulusal kurtuluş hareketlerine dönüşerek ABD, kapitalizm ve emperyalizmden kurtuluş anlamına bürünür.

Gelişen bu dalgalara karşı dünya halklarının kadın, çocuk, çalışanlardan yana ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen özlemleri ve mücadeleleri Washington patentli politikalarla engellenmek istenir. Çok değişik politikalar yaşama geçirilmeye başlanır. Bu amaçla Şili’de demokratik seçimler sonucu iktidara gelen ilk solcu Allende hükümeti CIA ve Uluslararası Haberleşme Şirketi (ITT) işbirliğinde devrilir. Başkanlık sarayını kuşatan cuntacılara karşı elinde silah saatlerce savaşan Allende, faşistlerin eline geçmektense intihar etmeyi seçer, yaşamına son verir. Faşist Pinochet cuntası yönetime el koyar.

Arka bahçeden, bu kez aynı politikalar Şili'nin komşusu, Arjantin’de uygulanır. Dünyada yükselen sol dalga, cuntanın sürmekte olduğu Arjantin kıyılarını sallar. Peroncular ve sosyalist hareketler cuntayı sıkıştırır. Yükselen toplumsal muhalefet sonucunda cunta çözümü Juan Peron’a iktidarı devretmekte bulur. Peron başbakanken ölünce, eşi İsabel Peron 1974 Temmuzunda görevi devralır. Karanlık güçler yeniden tezgahlar üretmeye başlar. Yükselen enflasyon ve faşist terör 24 Mart 1976’da Jorge Videla öncülüğündeki faşist cuntayı getirir. Askeri cunta solun her kesimine savaş açar. Beş yıl sürecek dönemde 30 bini aşkın Arjantinli devrimci açık ve gizli şekilde katledilir. Kayıpların, işkencelerin, yargısız infazların gerçekleşmediği saat neredeyse yoktur. Stadyumlar toplama kampına çevrilir. Gece yarısı evlerinden, yataklarından alınıp götürülen binlerce insandan, bir daha haber gelmez. Ne mezarları, ne de kemikleri bulunabilir... Kaybettirildiler. Bazı devrimciler uçaktan atıldı. Anneler evlatsız, çocuklar annesiz babasız, sevgililer yarsız bıraktırıldı...

Geniş kesimlerin çıkarlarına ters olan bu yokluk, baskı, şiddet ortamında varlık içinde yaşayanlar eksik olur mu hiç? Bunlardan biri de dönemin Tarım Bakanı’nın kızı Maxima Zorreguieta. Bizim Delgado’dan on yaş büyüktür. Maxima, ülkenin en iyi kolejinde okur. Milyonlar yoksulluk, sefalet, hayat pahalılığı altında inim inim inlerken, mutlu bir avuç kesimin çoçuklarından olan Maxima, üniversite eğitimi için ABD’ye gider. Kemal Derviş’e, Bilal Erdoğan’a da kucak açan Dünya Bankası’na girer. Ülkesinin iflasına yol açan ve milyonların çok uzun yıllar kemer sıkma politikaları nedeniyle açlık, yoksulluk içinde yaşamasına yol açan kredileri veren Dünya Bankası’nda üst düzeyde çalışmaya başlar... 2002’de Hollanda Prensi Willem-Aleksander’la evlenir, Hollanda Prensesi olur. Babasının yakın arkadaşı Berlusconi’yi sık sık ziyaret eder...

O “güzel günlerin” iki çocuğu biri sarayda, diğeri sahalarda. Biri babasını hâlâ ısrarla savunur, diğeri annesinin yoksulluk siteminden hâlâ korkar...

İtalya Başbakanının “Güzel günlerdi” sözünü sadece mutlu bir avuç kesimin temsilcilerinden Maxima için geçerli değil midir?  metekizik@cumhuriyet.com.tr

 

 

 

 

Kommentiere diesen Post